Diyetler ve yapbozun eksik parçası: Mikrobiyota

Son 30 yılda obezite ve kronik hastalık prevalansındaki hızlı yükselme, gıda üretim ve tüketim sektöründeki küresel değişikliklere paralel bir şekilde gelişti. Bu modern salgına tepki olarak, bilim adamları, hekimler, diyetisyenler ve hatta bazı ünlüler, vücutlarımızı ince ve sağlıklı tutmak için tasarlanmış bir dizi besin ögesini kısıtlayıcı ve kalori indirgeyici diyet öne sürdü. Sık sık başarısız olan, kilo vermek ve bel ölçülerini azaltmak isteyen bireyler üzerinde birçok uzman tarafından denenen bir avuç farklı tedavi diyeti… Paleo, Atkins, İsveç diyeti, veganizm, düşük yağlı-yüksek proteinli ketojenik hazır gıda diyetleri, alkali diyet ve diğerleri…

Tüm bu diyetlere paralel olarak bel ölçülerimiz ise her on senede 2,5 cm büyüyor ve mikrobik çeşitliliğimiz her on senede bir azalıyor ki, bu kesinlikle kötü bir durum ve büyük ihtimalle de modern alerji salgınlarına, otoimmün hastalıklarına, obeziteye, diyabete ve psikolojik sorunlara büyük oranda etkisi var.

Modern diyet efsanesi

Diyetlerimizde bizim için neyin iyi, neyin kötü olduğunu çözmeye çalışmak, fitoterapi, biyokimya ve beslenme epidemiyolojisi okumuş benim gibi bir bilim insanı için bile giderek zorlaşıyor. Beslenme ve biyolojinin farklı yönleri üzerine binlerce bilimsel makale yazılıyor, ama daha uzun ve iyi yaşama ihtimalimizi artırabilmemizi sağlayan, aynı zamanda “reçeteli ilaçlara olan bağımlılığımızı azaltıp” “tükettiğimiz gıdaları değiştirerek daha sağlıklı olabileceğimizi” keşfetmek üzere girdiğim yolda, genel tavsiyelerden pratik kararlara geçiş yapmanın zor olduğunu anladım.

Baktığımız her yerde kafa karıştırıcı ve çelişkili bilgiler var. Bazı diyet guruları bize düzenli ufak ara öğünler yiyerek ve aperatifler önererek“otlanmamızı”söylerken, diğerleri onlara katılmıyor ve “uzun süreli açlıkları” veya mesela kahvaltıyı atlayarak zengin bir öğle yemeği ve akşamları hafif bir öğün yememiz konusunda bizi cesaretlendiriyor. Bazıları ise işi diğer yiyecekleri dışlama noktasına getirip Tek Gıda diyetini ( lahana çorbası içmek gibi) önerirken, lokmaları küçültmek amacıyla sadece çatal kullanarak bütün kiloların uçup gideceğini iddia eden ve zekice “le forking” diye adlandırılan bir Fransız diyeti de mevcut. Kime ve neye inanacağımızı bilmek büyük bir sorun.

Doktorlar, dogma ve diyetler

Yüksek kolesterol ile kalp hastalıkları arasındaki bağlantının ilk kez ortaya çıkarıldığı 1980’lerden beri sağlıklı bir diyetin düşük yağ içermesi gerektiği fikri kökleşti. Birçok ülke özellikle et ve süt ürünlerindeki yağ olarak tüketilmesi tavsiye edilen resmi toplam kalori değeri miktarlarını aşağı çekti. Yağı azaltmak karbonhidrat oranını arttırmak anlamına geliyordu. Bu, tıbbi tavsiyelerin dayanak noktası olmuştu ve yağlar gram başına karbonhidratların iki katı kadar kalori içerdiğinden en azından görünüşte akla uygun geliyordu.

Bu beslenme ekolünün aksine Paleo (Taş Devri), Atkins ve Dukan diyeti gibi 2000’li yılların başlarında popüler hale gelen modern diyetler insanların karbonhidratların keyfini çıkarmalarına engellemek ve onlara yalnızca yağ ve protein yedirmek için ısrar ediyor. Modern zamanların başka ekolü olan Glisemik indeks (GI) diyeti, glikoz salınımı vasıtasıyla kandaki esas düşman olarak görülen insülin düzeylerini hızla yükselten belirli bir tipteki karbonhidratların elimine edilmesini hedef alıyor.Bazı diyetler (Montignac Diyeti gibileri) belirli yiyecek kombinasyonlarını yasaklıyor ve yakın dönemde ortaya çıkan açlık fenomenleri (5:2 diyeti gibileri) dönemsel olarak azaltılmış kalori alınarak, aralıklı olarak aç kalma yöntemini öne çıkarıyor.

Ayrıca sayısız alternatif daha var. Kendilerine ait internet siteleri ve mağazacılık hizmetleri olan, akla uygun diyetlerden tutun, tehlikeli ve çılgın olanları ne kadar farklı diyet çeşitlerini ve besin takviyelerinin tanıtımını yapan mevcut on binlerce kitap bulunuyor.

Uzayan yaşam süresi, ilerleyen tıp teknolojisi, tüm bu modern diyet yaklaşımları ve gelişmiş yaşam standartlarına rağmen, yakın bir zamanda son bulacakmış gibi görünmeyen bir obezite ve kronik hastalık salgını yaşıyoruz.

Kötü bilim ve büyüyen bel ölçüleri

Geçtiğimiz 30 yıl boyunca beslenmemizin neredeyse her bileşeni bir uzman veya bilirkişi tarafından baş düşman ilan edildi. 1980’lerden beri uzmanlar bize sürekli olarak, hangi miktarda olursa olsun yağlı gıda tüketiminin bizim için zararlı olduğunu söylüyor. Bu kampanya çok etkili oldu ve gıda endüstrisinin de yardımı ile birçok ülkede tüketilen toplam yağ miktarını azaltmayı başardı. Buna rağmen obezite ve diyabet oranları daha hızlı bir biçimde arttı.

Sonradan yağın dünyadaki en verimli tüketicilerinden olan Giritlilerin, dünyanın en sağlıklı ve en uzun yaşayan insanları olduğunu keşfettik. Gıda endüstrisi, yağın yerini alması için işlenmiş gıdalardaki şeker seviyesini istikrarlı bir biçimde durmadan arttırdı.

Bu beraberinde, şekerin çağımızın arseniği olduğuna dair vahim uyarıları getirdi.Ama durumun daha da karmaşık olduğu ortaya çıktı. Kübalılar, Amerikalıların yediği toplam şeker miktarının ortalama iki katını yiyor olmalarına rağmen Amerikalılara göre daha fakir ama çok daha sağlıklılar.

O halde Tüm bu birbirinden farklı ve çelişkili bilgiler karşısında kafamızın karışması —asitli içeceklerden, şekerden, meyve sularından, yağdan, etten, karbonhidrattan uzak durun—ve geriye maruldan başka yiyecek hiçbir şey kalmadığı fikri ile baş başa kalmamız şaşırtıcı değil.

Önerilerin her zaman yanlış olduğunu söylemiyorum, ama söz konusu sağlık ve diyet olunca, “resmi” öneri ve tavsiye verirken çok daha ihtiyatlı ve eleştirel olmamız gerekiyor.

Etrafımız miktarı gittikçe artan, ucuz endüstriyel gıda ile ve başarısız diyet girişimlerinin hatıraları ile sarılı. Bazı popüler diyetler, özellikle —yağları kısıtlayarak düşük karbonhidrat ve yüksek protein içerenler pek çoğumuz için kısa vadede işe yarıyor, ama görünüşe bakılırsa uzun vadede ayrı bir hikâye. Bulgular, rekor bir zamanda diyet yapanlarda bile verilen kiloların genellikle yavaş yavaş geri alındığını gösteriyor.Belli ki işin içinde başka faktörler de var.

Yirminci yüzyılda gıdayı enerji kaynağını sağlayan bileşen (makro besin) parçaları açısından görmeye başladık, protein-yağ-karbonhidrat ve benzeri gibi. Hepimiz tüm bunların gıda etiketlerinde listelendiklerini görmeye alıştık ve pek çok tıbbi öneri ve besin ile alakalı tavsiye, tüm karmaşıklığı ile gıdanın muazzam derecede basitleştirilmesine dayanıyor.

Etikette yazmayanlardan,yani mikrobiyotayı oluşturan küçük bağırsak mikroplarımızdan bahsederek bu yaklaşımın neden bir yanılgı olduğunu göstermek istiyorum. Sizden ilaç almayı kesmenizi veya beslenme uzmanınız tarafından reçete olarak yazılan diyetleri takip etmeyi bırakmanızı istemiyorum, ama sizin ve doktorunuzun bunların altında yatan mantığı sorgulamanızı istiyorum. 

Tüm bu modern diyet efsaneleri gıda seçimlerimizi ve sağlığımızı etkileyen başka çok büyük bir faktörü göz ardı ediyor :

Bu faktör, çağımızın hem obezite hem de kronik enflamatuar hastalıklar salgınının çözümünü ellerinde tutuyor olabilecek minik bağırsak mikroplarımızdır.

Yapbozun eksik parçası: minik bağırsak mikroplarımız

Bilimsel araştırmaların bu büyüleyici yeni alanı,vücutlarımız ve tükettiğimiz gıda arasındaki ilişkiye dair anlayışımızı tümden değiştirecek.Beslenme ve vücut ağırlığını basit bir enerji girdi-çıktısı olarak gören dar bakışımız ve mikroplarımızı hesaba katma konusunda yaptığımız hata, diyetlerin ve beslenme tedavilerinin acınası başarısızlıklarının ana nedenidir.

Bu beslenme felaketi, sürekli ucuzlayan gıdaları kitlesel olarak üretmede ve bazı hastalıkları tedavi etmede gösterdiğimiz başarılarla birleşince bizim, gittikçe daha sağlıksız olmamız pahasına daha uzun süre hayatta kalmamızı sağlıyor.

Mevzunun basitçe kalori girdi çıktısı olduğunu veya daha az yemekle daha çok egzersiz yapmak veyahut belirli bir yemek türünü kesmek meselesi olduğu efsanesini yıkmak istiyorum.

Beslenme bilmecesinin kayıp olan koskoca bir parçası var.Bu yeni bilim ile donatılmış olarak, gıdaya, beslenmeye,diyete, obeziteye ve kronik hastalıklara yaklaşımımızı yeniden düşünmemiz gözden geçirmemiz gerekiyor.

Modern diyetle ilgili yanlış anladığımız pek çok konuda elzem olduklarından, mikropları bir sonraki mikrobiyom diyetleri yazısında detaylı bir biçimde anlatacağım.

No comments

You can be the first one to leave a comment.

Post a Comment

Polat Tower Residence Fulya Mah. Yeşilçimen Sok. No:12 Daire:157 Şişli / İstanbul
error: İçerik Korunmaktadır!